15 Temmuz Milli Direniş Paneli

Kampüs · 14 Temmuz 2017 · 0

"15 Temmuz Milli Direniş" Paneli Düzenlendi

15 Temmuz darbe girişiminin yıl dönümü dolayısıyla İnönü Üniversitesinde "15 Temmuz Milli Direniş" Paneli düzenlendi.


Hoca Ahmet Yesevi Konferans salonunda düzenlenen panele, İnönü Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Ahmet Kızılay, Malatya İl Müftüsü Ümit Çimen, Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Abdulkadir Baharçiçek, İnönü Üniversitesi Genel Sekreteri Prof. Dr. Hakan Erkuş, Rektör Danışmanları Doç. Dr. İlhan Erdem, Yrd. Doç. Dr. Cemal Koyunoğlu, Turgut Özal Tıp Merkezi Başhekimi Prof. Dr. Hakan Parlakpınar ile çok sayıda akademik ve idari personel katıldı.


Saygı duruşu ve İstiklal Marşı'nın okunmasıyla başlayan panelin moderatörlüğünü yapan İnönü Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Fikret Karaman, 15 Temmuz darbe girişimin bir kaç yönüyle ele alınması gerektiğini belirterek, "Fakat akla ilk gelen siyasi ve hukuki sürecidir. Bu anlamdaki fonksiyonuna bu perspektifle yaklaşmak gerekir" şeklinde konuştu.


Panelistlerden İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ahmet Karadağ da 15 Temmuz darbe girişimine giden yolun 50 yıla aşkın bir maziye sahip olduğunu kaydederek, şöyle konuştu:


"Önce kuluçka evresi olarak adlandırabileceğimiz topluluğun diğer bir deyişle cemaatin konuşlanması süreci vardır. Bu süreç aslında devletin kucağında şekillenmiştir. Devletin kucağında şekillenmesinin nedeni topluluğun liderinin de aynı zamanda bir kamu görevi olmasından kaynaklanıyor. Topluluğun belli hedeflerine ulaşmasından sonra maddi ve manevi boyutta inkişafa geçtiğini görüyoruz. Bu dönem özellikle ülkemizin küreselleşme dönemlerine denk gelmektedir. İnkişaf dönemi topluluğun hem ülkemiz içerisinde hem de dünyada gücüne güç kattığı bir dönem olmuştur. Topluluk medyada ekonomide, eğitimde, bürokraside ve siyasette önce varlığını oluşturmuş sonra da bu varlığını kontrol etme çabası içerisine girmiştir. Topluluk bunları gerçekleştirirken üç temel noktaya dikkat çekmiştir. Birincisi her bakımdan nitelikli elemanları bünyesine katmaya çalışmıştır. İkincisi ortaya çıkan ihtiyaçları diğer kesimlerden önce görmüş ve onlara yönelik politikalar üreterek kendisine bir pozisyon yaratmıştır. Üçüncüsü de topluluk merkez sağda ve merkez solda hiçbir siyasi iktidarla kavga etmemiştir. Hepsiyle arasını iyi tutmaya çalışmıştır. Topluluk kendisine bir konum elde etmek için her şeyi yapmıştır. Sivil toplumda gücüne güç katmıştır. Eğitimde güçlenmiştir. Bürokrasiyi neredeyse tekeli haline getirmiştir. 2010 Anayasa değişikliğinden sonra bulduğu fırsatla yargıyı da kendi lehine değerlendirmiştir. Marksist açıdan bakacak olursak topluluk hem üst yapı hem de alt yapı açısından kendi çıkarlarına yönelik şekillenmiştir."


Karadağ, topluluğun siyasette gücüne güç katmak amacıyla iktidardan istediği milletvekili kontenjanını alamaması ve genel irade tarafından topluluğun gücünü kırmak için yeni politikaların gündeme sokulmasının haber alınması üzerine topluluğun ilk kez siyasi bir iktidarla kavgaya giriştiğini ifade ederek, şunları kaydetti:


"Siyasi iktidarla girişilen ilk kavganın ilk aşaması eleştiri aşamasıdır. Bu eleştiri aşaması bir taraftan medya organları tarafından diğer taraftan da farklı aidiyetleri olan kişiler tarafından gerçekleştirilmiştir. Eleştiri aşamasını siyasi iktidarın faaliyetlerini baltalama aşaması oluşturacaktır. Oslo görüşmelerinin açıklanması gibi hükümetin faaliyetlerinin baltalanma aşması gibi konular gelir. Bundan sonraki hedef ise tamamen iktidarı alaşağı etmektir. Ancak bu konuda başarılı olamayınca hükümeti alaşağı etmek için bütün güçlerini göstermek istemişlerdir. Özellikle 2016 Yüksek Askeri Şura toplantısında toplulukla ilişkisi saptanan subayların tasfiye edileceği öğrenilince son girişim yani 15 Temmuz darbe girişimi devreye konulmuştur."


"İktidar Krizi Çözmeseydi Bizi Bekleyen En Kötü İhtimal İç Savaştı"


15 Temmuz'da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin sivil denetimine, varlığına ve bağımsızlığına yönelik dış destekli bir kalkışmayla karşı karşıya kaldığını anımsatan Karadağ, konuşmasına şöyle devam etti:


"Darbe girişimi geçmişteki darbelerden bazı farklılıklar arz etmektedir. Her şeyden önce daha önceki darbeler seküler ideolojik bir temele oturuyordu. Meşruiyetini seküler bir ideolojiden almaktaydı. Oysa bu darbe girişimi kendisini dini bir temelde açıklayan bir topluluğun öncülüğünü yaptığı bir girişim oldu. İkinci bir farklılık darbeyi yapan güçlerin doğrudan doğruya güvenlik güçlerine ve kamu binalarına yönelik saldırıya geçmeleriydi ve aynı zamanda terörize eden bir şiddet olarak görülebilir. Darbe girişiminin bir diğer farkı ilk kez halkın böyle bir müdahaleye tepki vermesiydi. Daha önceki darbelerde halk eylemli tepki vermekten kaçınmış genellikle sivil denetime geçişe kadar bir geriye çekilme yaşanmış, darbe ve darbecilere cevabını seçim sandığında vermiş. Fakat 15 Temmuz'da böyle olmamıştır. 15 Temmuz'da silahsız halk tanklara, uçaklardan atılan bombalara, helikopterlerden atılan bombalara ve silahlardan sıkılan kurşunlara karşı kendisini siper etmiştir. Bu ciddi anlamda daha önce yaşamadığımız sadece tarihte okuduğumuz Kuvayı Milli, Çanakkale ruhu olarak adlandırdığımız bir ruhun yeniden ortaya çıkmasıdır. Bu ruh mutlaka korunmalı, canlı tutulmalı ve demokrasi bilinciyle de perçinlemelidir. Halkın önce kendi eliyle sonrada Cumhurbaşkanının güçlü koordinasyonuyla karşı koyması sonucunda darbe girişimi kısa sürede akamete uğratıldı. Akamete uğratılması önemli bir başarı. Gerçekten iktidar krizi çizmede başarılı olamasaydı bizi bekleyen en kötü ihtimal bir iç savaştı. Ne zamana kadar süreceğini tahmin edemeyeceğimiz bir iç savaşta bulacaktık kendimizi. Dolayısıyla iktidarın krizi yönetmedeki başarısını önemsemek gerekir. ‘Ama yeterli midir?’ diye sorduğunuzda kesinlikle yeterli değildir. Darbe girişiminin akamete uğratılması karşı karşıya kalınan sorunun çözümünde ilk aşamadır. Bu aşamayı takip etmesi gereken şey yapısal sorunlarımızı çözecek hamleler geliştirmektir. Çünkü 15 Temmuz darbe girişimi bir bakıma yapısal sorunlarımızın dışa vurumu gibidir. Dolayısıyla bu yapısal sorunların iyi analiz edilmesi ve onları çözmek üzere yeni politikalar geliştirilmesi gerekir.


Tarihteki benzeri topluluklar tarafından yapılan olayları ele alan Fen- Edebiyat Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Neslihan Durak da Hasan Sabbah'ın Alamut bölgesinde güçlü bir krallık oluşturan döneminin önemli dini aktörlerinden biri olduğunu kaydederek, "15 Temmuz hadisesi yaşanınca insanlar geçmişe bir bakar oldu. Hasan Sabbah zeki Alamut bölgesinde güçlü bir krallık tesis etmiş bir kişiydi. Bu kişinin hayatını incelediğimizde kendisinden sonraki sapık tarikat liderlerinin de uygulamalarına benzer uygulamalar yaptığını görmekteyiz. Alamut bölgesi çok küçük bir yer olmasına rağmen Selçuklu Devleti buraya hükmedememiştir. Bu da stratejik bir noktada olmasından kaynaklıdır. Hasan Sabbah o dönemde gençleri kendi etrafında toplamak için davet etmiştir. Bu tarikat gençler için adeta cazibe merkezi olmuştur. Hasan Sabbah'ın ideolojisi şudur: Birine cenneti vadetmezseniz hiçbir şekilde hiç kimse arkanızdan gelmez. O yüzden Hasan Sabbah etrafında toplanan gençlere cenneti vadetmiştir. Gelen gençler afyon suyu içirildikten sonra o Alamut'un adeta cenneti andıran, cenneti tasvir eden bahçelerinde çeşitli zevk ve eğlencelere tabi tutulmuşlar. Bu işlem gençlerin kıvama gelinceye kadar uygulanan bir program ve burada yarı uyanık, yarı baygın bir şekilde sütler, bal şekerleri, haşhaş tütsüleri üç gün beş gün geçirdikten sonra yine uyutulup Hasan Sabbah'ın huzuruna getirildiklerinde, Hasan Sabbah sorar: ‘Neredeydiniz?’ 'Biz cennet gidip geldik, bir daha gitmek ister misiniz?’ diye sorduğunda 'Elbette ki gitmek isteriz' derler ve bunu bu cennete gidebilmek için bu fedai adını verdiğimiz ona kayıtsız şartsız tabi olan bireyler, gençler yetiştirmiştir. İlk suikastların de bu tarihte teşekkül edildikleri görülmektedir" şeklinde konuştu.


15 ve 16. yüzyıllarda Hindistan'da Ekber Şah adında önemli bir kişinin ortaya çıktığına değinen Durak, "Bölgeyi dinle hakimiyeti altına almaya çalışmış. Ancak bunun sadece İslam diniyle değil diğer dinleri de kullanarak yapmaya çalışmıştır. Söylediği bazı sözler onun arkasından giden Müslüman kitlenin ondan kopmasına ve ona karşı tavır almasına sebep olmuştur" dedi.


"Darbe Teşebbüsü Bizi Suriyeleştirme, Afganistanlaştırma Projesidir"


Durak, bir döneme damgasını vuran ve hala günümüzde devam eden Kadıyanilik ile günümüzde ortaya çıkan paralel yapı arasında bir çok benzerlik olduğuna dikkati çekerek, şöyle konuştu:


"CIA, İngiliz ve Alman istihbarat teşkilatları ve diğerleri bu hadiseler olurken aslında darbe teşebbüsü olarak değerlendirmişlerdi. Oysa biz kayıtlardan görsellerden, yaşadıklarımızdan, verdiğimiz şehitlerden, gazilerimizden görüyoruz ki bu aslında bir teşebbüs değil bu doğrudan bizim ülkemizi Suriyeleştirme, Afganistanlaştırma projesidir. O sebeple de bu aslında sadece ülkemizin bir meselesi değildir. Bu Moritanya'dan Filipinler'e kadar, Kazakistan'dan Yemen'e kadar bütün İslam dünyasının problemidir. 15 Temmuz da cumhurbaşkanımız aziz milletimizin önünde dimdik durarak ‘Ben buradayım, ülkemin başındayım, ülkemi kurtarmak için varım’ diyerek bütün millete güç olmuştur, kudret olmuştur, kaynak olmuştur. O sebeple cumhurbaşkanımızın duruşu, bize cesaret verişi son derece önemli olmuştur. Elbette ki milletimizin de ona güvenip, ona inanıp, ona uygun şekilde canını siper etmesi ayrıca takdir edilmesi gereken bir husustur. Bizim ülkemiz güzel bir ülke. Bir kez daha cumhurbaşkanına teşekkürü bir borç bilirken şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyorum."


İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Kubat ise birçok aydın, gazeteci ve akademisyenin 15 Temmuz'u gerçekleştiren FETÖ'nün Said Nursi'den etkilenen ve daha sonra güçlenen bir cemaat olarak düşündüklerini belirterek, şunları kaydetti:


"Daha sonra siyasileşen ve güçlenerek halkına silah çeken bir terör örgütü olarak algılıyorlar. Ben buna inanmıyorum. Bu örgüt 40 yıldır emperyalistler tarafından kurgulanan bir örgüttür. Paravan bir örgüttür. 19. yüzyılda da buna benzer ve yüzde yüz emperyalist güçler tarafından kurulan örgütler vardı. Egemen güçlerin her yüzyılda bu tarz örgütler kurduklarını biliyoruz. İngilizler tam bir şeytani mantıkla hareket eder ve bu tarz örgütleri kurup destek verirler."


"FETÖ Emperyalist Güçler ve Batılılar Tarafından Tasarlandı"


Cemaatin hizmet adı altında birçok dernek kurduğuna değinen Kubat, "Bu örgüt dindar bir nesil yetiştirmek iddiasıyla ortaya çıkıyor. Halk da bunlara destek veriyor. Örgüt liderinin son zamanlarda diyalog sözcüğünü çok kullandığını görüyoruz. FETÖ kendi kendini tasarlamadı. Emperyalist güçler, batılılar tarafından kurgulandığını biliyoruz. FETÖ'yü destekleyenler onun bir kainat imamı olduğunu söylüyorlar. Lidere sonsuz itaat vardır. Liderin söylediği ayet gibi nitelendiriliyor. Örgütü iyi bilenler FETÖ'nün peygamberle görüştüğünü düşünüyorlar. Sonra ise Allah'la görüştüğünü düşünüyorlar. Bu Haşhaşiler’de olan bir şey. Bizim dini liderimiz bu diyorlar" şeklinde konuştu.


Panel soru cevapların alınmasının ardından sona erdi.


İNÜHABER MERKEZİ

Etiketler

Künye     ·     İletişim     ·